Bu yazıyı sadece terbiyesizler okusun lütfen…

Kafanızdaki kördüğümleri çözmek için boşuna debeleniyorsunuz. Debelenmeyin! Beni dinleyin: Aynaya baktığınızda kılığınız, kıyafetiniz, kaşınız, gözünüz, kılınız, tüyünüz dışında şeyler de düşünün.. Mesela egonuzla didişin.

Ego: sinsi kimliğimiz. İhmale gelmez. Egonuzu cilalayıp, onunla böbürlenmeye harcadığınız vaktin onda birini onu terbiye etmeye ayırın. Yoksa o sizi terbiye eder ve bir sirk maymununa çevirir.

Yumurta ve limon suyuyla yapılan terbiyeden bahsetmiyorum yahu! Onu sonra anlatırım. (Sahi ben daha pilav yapmayı bile bilmiyorken, bu yumurta ve limon suyu ile yapılan terbiye tarifini nereden biliyorum?)

Gözlerinizi dört açın, ‘terbiyeli ego’ tarifini vereceğim şimdi.

* * *

İnsanın egosunu terbiye edip kendini yakından tanıması ve eldeki malzemeye göre kimliğine bir şekil vermesi için gerekli olan ilk adım monologlardır.

Evet.. evet monolog öneriyorum size. Kendi kendine konuşma.. Delilik yani..

Yeter artık başkalarının sevgi ve saygılarında kimliğinizi sınadığınız; başkalarıyla girdiğiniz dialoglardan kendinize sıfatlar bulduğunuz!

Üstelik sonuç ortada: hala kafanız karışık. Neden? Çünkü başkalarıyla konuşurken aksesuarlarınızı boynunuzdan çıkaramazsınız. Sırlarınızdan, komplekslerinizden ve ukdelerinizden büsbütün soyunamazsınız. Bu yüzden monolog öneriyorum size.

Kendinize ‘Neden?’ diye sormaktan çekinmeyin. Neden ağladım şimdi, neden güldüm, neden o lafı ettim, neden sevdim, neden çalışıyorum, neden yemek yedim…

Mühim bir sorudur ‘neden’, hem de çok mühim.

Diyelim ki kıskanç bir hatunsunuz. Hatta durumu abartmışsınız. Öyle ki, sevgilinizin yanından dişi kuş uçsa, havalanıp o kuşun tüylerini yolasınız ve olay çıkarasınız geliyor. Üstelik bu huyunuzdan nefret etmenize rağmen düzeltemiyorsunuz da… İşte monoloğun tam sırası:

– Neden bu kadar çok kıskanıyorsun onu?
– Çünkü seviyorum.
– Neden seviyorsun onu?
– Çünkü o süper bir insan. Asil, yakışıklı, iyi huylu, bana saygılı, üstelik de seviyor beni.
– Peki o süper bir insansa neden güvenmiyorsun?
– Erkek milleti değil mi, güven olmaz gene de.
– O zaman neden bir erkekle berabersin?
– Ne yani hemcinsimle mi beraber olayım?
– Neden soruma soruyla cevap verdin?
– Saçma bir soruydu da ondan.
– Neden soruma saçma dedin?
– Saçmalıyorsun da ondan.
– Ben saçmalıyorsam, sen de saçmalıyorsun, çünkü ben senim. Neden saçmalıyoruz sence?
– Bilmiyorum. Konu sevgilim olunca saçmalıyorum. Onu kaybetmekten korkuyorum ve kıskanıyorum işte.
– Peki neden onu kaybetmekten korkuyorsun?
– İnsan sevdiğini kaybetmekten korkar çünkü. Onsuz hayat, çok anlamsız olurdu.
– Neden anlamsız olsun ki, ondan önce anlamsız mıydı hayatın?
– Yoo, ama onunla daha bir anlam kazandı sanki.
– Peki onu kaybetmekten korkuyorsan neden hiç durmadan kıskançlık krizine girip kavga çıkarıyorsun?
– Elimde değil bu, engel olamıyorum.
– Demek engel olmak istiyorsun. Neden engel olmak istiyorsun?
– Çünkü beni seçtiğini ve sevdiğini biliyorum. Ama gene de….
– ‘Ama gene de..’ cümlesinin devamını neden getiremedin?
– Devamı yok çünkü…

Evet devamı yoktur bu cümlenin genellikle. İlla ki bir taraf tıkanır ve saçmalamaya başlar. İşte tam da bu tıkanma anında düğüm çözülür. Ya soru soran ‘ben’, ya da cevap veren ‘ben’ yanılıyordur. Nihayet ‘dank’ eder!

* * *

Egonun terbiyesi ve kafadaki karışıklıkları çözme işinin bir başka püf noktası da, ‘neden’ sorusunu sorarken tamamen ‘ben’den soyutlanmış olmaktır. Başka birisine soruyormuş gibi.. Hakkında çok az şey bildiğiniz ve hatta biraz da gıcık olduğunuz birine sorar gibi.. Kazık soracaksınız yani.

En basit ‘neden’ sorusuyla başlayıp, karşılığında verilen her cevabı, başka bir ‘neden’ sorusuna dönüştürün. Giderek kazıklaşsın sorular, giderek kışkırtsın ve sinirlendirsin. İnsan en çok sinirliyken içinden geleni olduğu gibi söyler. İtiraf için, esrime anını yaşamak şarttır.

Eğer içinizde olup biten hakkında hakikate ulaşmak istiyorsanız etkili bir yöntemdir. Ama üçkağıt yapmayacaksınız. Soruları soran ‘ben’iniz acımasız ve meraklı; cevapları veren ‘ben’iniz de dürüst ve net olmalı. Yoksa daha siz bir arpa boyu yol kat etmeden, kendi kendinize konuştuğunuz için deli gömleğini giydiriverirler. O zaman ben bile kurtaramam sizi!

Bununla birlikte, sınav kağıdında asla cevapsız soru bırakmamanızı öneririm. Unutmayın bu bir monolog. 3 yanlış 1 doğruyu götürmüyor. Doğruyu bulana kadar kendi kendinize konuşmaya devam edin.

Sorularınızı cevaplarken, ilk aklınıza gelen cevabı değil, taa derinden gelen, yani ‘en gerçek’ cevabı bulmaya gayret edin. Bulana kadar da soruların zorluğunu artırın. Parçalayın, hırpalayın, öttürün egonuzu. Hiç şımartmaya gelmez bunlar. İnsanın tepesine çıkıverirler.

Düğümü çözene kadar monologun başından kalkmayın. Birinci ‘ben’iniz sormaktan, ikinci ‘ben’iniz de cevaplamaktan usanmasın. Ta ki, sonuca ulaşana, hafifleyene kadar… Beyniniz yorulur ama inanın, başınıza musallat olan sıkıntıdan ve egonuzun terbiyesizliğinden kurtulursunuz.

İşe yaramazsa gelin beni bulun! Yerimi biliyorsunuz değil mi? Eh iyi o zaman, haydi bana müsaade. Egomla görülecek ufak bir hesabım var da..

??

VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 9.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0 (from 0 votes)
Bu yazıyı sadece terbiyesizler okusun lütfen... , 9.0 out of 10 based on 1 rating
Bu yazıyı Beğendiyseniz lütfen sadece kendinize saklamayın, paylaşın!