Ego’nun Doğumu

İnsana psikanaliz uygulasak, egonun derinlerine beş on yılda ancak ulaşırız. İnsan o kadar derin, ego o kadar mukavimdir

Ego’nun Doğumu

Anne karnındayken egoya ihtiyaç yoktur. Gelişemeyeceği için değil, gelişse de yapacağı bir şey olmadığı için… Ceninin her ihtiyacını yarım metrelik et bir boru karşılamaya yeter. Demek o boru doğumdan sonra da kalsa kimsenin egosu gelişmeyecektir!
Nitekim bazı anneler, ileri yaşta da yemek için çocuğun ağzından girip burnundan çıktığı için, egonun sağlıklı gelişimine izin vermezler. Anne, annelikten eksik, kölelikten fazla şeydir o zamanlar. Zaten yapacağını eksik yapanlar, görevini kölelikle tamamlarlar
Nesneyle ilk temas, aynı zamanda ilk ıstıraptır. Gerçeğin kabulü, ondan kurtulma isteğinin de başlangıcıdır. Bebek nesne tanıdıkça ego büyütür. Gerçeklik bilgisi ve ego gelişimi paraleldir.
Beden ara bir katmandır, içerdeki açlığı ve dışarıdaki doyuruculuğu hisseden adeta geçirgen, iki taraflı bir zardır. Çocuk büyürken içinde sayısız duygu olur, ama dışarıdan bunların azı farkedilir, aynen on milyar hücremizin her birinde 0,1 voltluk elektrik akımcığının olmasına rağmen, yattığımız yatağı bir elektrik şokuyla yakmamamız gibi.
Bebek doğduktan sonra nesne bombardımanı altında kalır. Bu bombardımandan akan bilgi bir algı merkezinde toplanır ve buradan bellek doğar. Ağza alıp yutmak ya da kusup dışarı çıkarmak algının ilk temelidir. Kusarak algılamak, sonraki dönemde böğürerek yaşanacakların kapısını aralar.
Ego nesnelere dokunarak, neredeyse onların bir uzantısı gibi gelişir. Nesnelerin herbiri egodan ayrı değildir sanki. Bir bebeğin egosunda, nesneler, dünya ve evren tektir ve dünya onun için ya “ben”dir, ya da “ben”imdir. Gerçekten de dünya aslında bebeklere aittir, hatta yeraltı ekosistemlerinde yüz trilyon tonu bulan bakteri olduğunu ve bütün canlıların %80 ninin mikroorganizmalardan oluştuğunu düşünürsek, dünyanın yalnızca bebeklere değil, tümden “küçükler”e ait olduğunu bile söyleyebiliriz!
Dünya hem tehdit edendir, hem de besleyen. Onun bu ikili yapısı, egonun da sonraki dönemdeki kararsızlıklarının da temelidir. Erken dönemde erteleme yoktur, hemen doyum vardır. Ego beklemeyi sonradan öğrenir. Dünyada zaman sanılanın aksine sakin geçer, beklenen şeyler kolay kolay olmaz, o yüzden ego beklemeyi öğrenmelidir.
Beklemek planlamayı başlatır. Mesela açlığı bekletmek, avlanmayı planlamayı gerektirir. Yoksa daha avlanmadan, korkudan olduğu yere yığılıp kalan tavşanlar gibi insan zamansız ölüverir. Ego, geciktikçe büyüyen deprem gibi beklemeyi öğrendikçe kuvvetlenir. 1923 Tokyo depreminde, şehir üç milyonken 200 bin kişi ölmüştü. Şimdi şehir 30 milyon ve diplerde enerji 80 yıldır birikiyor, deprem ego gibi kuvvetleniyor!
Ego, bazen bir amip, bazen bir sümüklüböcek, zor koşullarda da sap ve keseden ibaret bir bitki olan cıvıkmantar gibidir; her koşulda ayakta kalmayı, ta bebeklikten öğrenir.
Başlangıçta nesneler ve duygular ayrışmamıştır, ağladıkları gözlerinden, duydukları kulaklarından uzak değildir onların. O yüzden sevgiyi kaybettiğinde nesnenin, nesneyi kaybettiğinde sevginin biteceğini düşünür çocuklar. Bu nedenle kolay eğitilirler. Sana çikolata alacağım demek, ders çalışma karşılığı sana sevgi satacağım demektir. Sevgi tam bağımlı bir çocuk için mutlak gereksinimdir. Buna karşılık çocuk yürüyüp, çişini tuttukça bağımsızlık kazanır ve giderek sevgiye gereksinimi azalır belki ama, bu seferde nesneye gereksinimi artar. İşte o zaman sevgiyle nesne ayrışır, çünkü sevgi olmadan da nesneye ulaşabildiğini farkeder çocuk.
Sevgi aramaktan ötede, başkasının eliyle değil, kendi gücüyle hayatta kalmanın önemli olduğunu farkederek ego olgunlaşmış ve yalnızca kendinin değil, aynı zamanda Tanrı’nın kendine bağladığı insanların da yaşam yolunu bir demiryolu makasçısı gibi ayırmaya hak kazanmıştır. Yerküreyi dibine doğru delip bir tünel açsak, tepeden bırakılan bir taş merkeze yaklaşık kırk-elli dakikada varır, insana da psikanaliz uygulasak, egonun derinlerine beş on yılda ancak ulaşırız. İnsan o kadar derin, ego o kadar mukavimdir.

 
Şöyle diyebilirmiyiz; karşısındakinin egosunu, yani bekletilince çoğalan, belli şartların yerine gelmesini beklemekle amaca ulaşılacağını bilen ve gereksindiğinin ertelenmesiyle beslenerek güçlenen bu yaşamsal güdüyü, yani direnci oranında insanda büyüyen bir çeşit hesaplılığı, yani kurnazlığı, yani hinliği yükseltmemek ve egemen kılmamak için, beklentisini ya hemen doyurmak, ya da isteğinin asla gerçekleştirmeyecek olduğuna kesin bir şekilde “ikna” etmek gerekiyor.
Böyle düşününce, sürüncemede bırakılan her durum, önce insanda, sonra da dünyada “şeytanlığın” kazanmasına yarıyor diyebiliriz. Yani beğenelim ya da beğenmeyelim, uzlaşılamayacak karşıtlıkların söz konusu olduğu durumlarda “ya sev ya terk et” diye özetleyebileceğimiz ödünsüz yaklaşım, bu direnci kırmak için doğru yöntem oluyor. Önünde sonunda bir taviz vereceksen şayet, ya senden isteneni hiç uzatmadan anında verecek ve sabırla bilenen bir süreçle karşındakinin güçlenmesini ve yeni kurnazca taktikler geliştirmesini önleyecek, ya da asla uzun erimli bir beklenti içine giremeyeceği bir kesinlik ve netlikle bu isteğini karşılamayacağını bildireceksin. Yani beklenti ve umudu kıracaksın.

Tabii kimin kime, hangi durumda ve hangi amaca yönelik kullanıldığına göre değişen iki yönlü bir etki bu: zehir ya da panzehir. Şimdi bu psikanaliz, psikoloji ve devamında sosyal psikoloji ile genişletebileceğimiz böylesi yalın bir analizi siyasal gündemle ilişkilendirecek olursak acaba şu basit gerçeğe varır mıyız; sen bu taktiği emperyaliste karşı kullandığında, onu etkisiz kılarsın; emperyalist sana kullandığında senin direncin düşer, sen etkisizleşirsin. Bunun yaratacağı sonuçları bilen de oyunu kazanır.

Şimdi tekrar soralım mı o zaman; her şey gibi bu egoyu, yani benliği, yani beklemekle artan bu gizilgücü de, ona karşı kullanılacak silahları da, “iyi” ya da “kötü”dür diye etiketleyip her şart ve durum için tek bir gruba dahil edebilir miyiz? Matah mıdır değil midir, bir çırpıda karar verebilir miyiz? Vermeli miyiz?

Dünya üzerinde iki insan kalana kadar, yani açık ya da gizli egemenlik savaşları hâlâ sürüyor veya yeni baştan başlıyor olana kadar; dünyada şu ya da bu değil sevgi hakim olana ya da insanın bundan başka kurtuluşu olmadığını görene veyahut buna mecbur kalana kadar; sanırım hayır!

Bu da şimdiki dengesiz durumda, haklılardan yani ezilen ve sömürülenlerden, yani mazlum olandan yana bir yaşamsal gereklilik olarak varlığını korumak ve güçlendirmek durumunda olan bu güdü ile zalimdeki güdü arasında böylesi bir matematik denge ve eşitlik kurulmadıkça sonuçta pek de mümkün olmayacaktır.
Böyle tam bir dengenin zorluğu bir yana, kurulması halinde ortaya çıkacak olanın barış ve kardeşlik içinde devingen bir üretim ve paylaşım mı, yoksa durağanlık mı, yani bir yerde insanın entropisi mi olacağını kestirmek güç. Nesne ile duygu arasında kurulan ilişkinin, yani sevgi olmadan nesnenin de olmayacağını düşünme durumu olan bu bağımlı ve “egosuz” durumun ne kadar süreceği, ihtiyaçların çeşitlenmesi oranında bağımsızlık isteminin artacağı, bunun da sonuçta yine ve yeniden sevgiden de “bağımsızlığı” getirip getirmeyeceği tartışılır.

İnsanın gelip geleceği nokta budur sonuçta. Temel ihtiyaçlarıyla yetinmez. Bir fazla olan -ya da bir fazlaya sahip olan- dengeyi bozacaktır.

Ancak şimdi terazinin bir kefesi, öyle böyle değil, yere yapışmış durumda tabii… Yumuşaklıklar, bekleyip görmeler, “du bakalım n’olacak”lar zamanı değil; benliğimize sahip çıkalım! Yani Tuncay’ın elbet insana özde duyduğu sevgiden kaynaklandığını düşündüğüm, içinde ona karşı giderek büyüyen bir kızgınlık ve ironi ile dile getirdiği ” hormonların kölesi olan akıllar” dediği aklımıza; o aklın gösterdiği yola sahip çıkmaktan başka çaremiz yok.

Çünkü insan denilen varlık olarak ondan başka hazinemiz de; dengesiz bir dağılımla, benlik duygusu akılsızlar ve hainlerce şişirilmiş olan “zalimin” elinde daha fazlası oldukça, hep “insanı” ve “insanlığı” yani hep dönüp kendini vuracak olan başka bir temel silahımız da yok.

Yok yani… İronik değil mi?

 
Tahir M. Ceylan

VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0 (from 0 votes)
Bu yazıyı Beğendiyseniz lütfen sadece kendinize saklamayın, paylaşın!