En sevdiğim hikâyelerden biridir bu; öyle bir hikâye ki  daha bireysel ve duyarlı düşünmemi sağlamıştır.

O da bir kumsalda karaya vuran binlerce deniz yıldızından bir kaçını denize fırlatan genç bir insanla ilgili, oğlum demişler adama ne fark edecek ki binlerce denizyıldızı var ve sen tek başına pek bir şey ifade etmezsin yaptığın iş anlamsız. O genç adam ise fırlatmadan önce elinde tuttuğu deniz yıldızını göstererek; “biliyor musun şimdi onun için çok şey fark etti demiş” sizi bilmem ama benim için duyduğum en güzel hikâyeydi.(A+)

Çok az şeyle mutlu olmayı öğrenir çok az sevilmiş insanlar. Yaşlı bir teyzenin gülümsemesi, koşarak yetiştiği bir otobüs, elleri poşet doluyken açılan bir apartman kapısı. Gözleri doluverir bu az sevilmiş cinsin en ufak şefkat karşısında. Çünkü tüm hayatı boyunca şefkat şöyle dursun, az hırpalanmaya fit olmuştur sadece. Hiç okşamamıştır saçlarını babası, annesi sarılmamıştır şöyle yürekten bi koskocaman.

Soğuk kış günlerinde, banyodan çıkar çıkmaz soluğu sobanın başında alan çocuklardık biz.
Saçlarımızda kalan su damlalarını sobaya düşürür, ‘cıs’ sesini duymayı beklerdik.
Bazen bir iki mandalina kabuğu da koyardık aynı sobanın üzerine ve en heyecanlı mahalle maçlarını annemizin zamansız seslenişiyle kaçırırdık.
Cuma günü verilen tatil ödevini, pazar akşamına kadar yapmayan çocuklardık. Sınavlarına hep son gece çalışan çocuklar…
Bir simidi en az üç kişi yerdik ve aynı şişeden gazoz içerik. Hiç gocunmadan, üstelik bundan mutluluk duyarak…
En uysalımız bile dinlemezdi anne sözünü, bu yüzden her birimiz anne terliğinin tadına bakmıştık.
Kar tutar tutmaz kartopu savaşlarına başlardık, bir de kardan adam yapmaya. O kardan adamın erimemesi için uyumadan önce dua eden çocuklardık.
Her pazar banyoya sokup örgü liflerle, beyaz sabunlarla domates gibi kızarıncaya dek yıkardı annelerimiz. Bu yüzden hala tertemiz çocuklarız.
Ve yine bu yüzden her sabun kokusunda çocukluğumuzu hatırlarız.
Vazgeçemezdik hiç sokak oyunlarından. Bazen saklambaç, bazen yakantop, bazen de çelik çomak…
Salçalı ekmeklerle doyurduk karnımızı, yere düşen ekmeği öpüp alnımıza koyduk.
‘Arkadan ağlar’ diye diye yedirdiler tabağımızdakileri, yemeğin yarım kalan yarısına karşı bile hep suçluluk duyduk.
Annesiyle pazara giden, yaşlıların poşetlerine evine kadar taşıyan, ekmek parasının üzerine çekirdek alan çocuklardık.
Kaldırıma oturur çekirdek çitler, kapı eşiğine paspas serip evcilik oynardık.
Bahçeli evlerimizde insanlara güvenerek büyütüldük, ondan bu kolay aldanışlarımız.
Severdik bütün hayvanları, ama korkardık yine de horozlardan. Babayiğit köpekleri kucaklar, horoz görünce kaçacak yer arardık.
“Beni ne kadar seviyorsun?”, dediğinde babamız, dünyayı kucaklar gibi kollarını iki yana açan çocuklardık.
En büyük derdi ekmeğin arkasına yapıştırılan kâğıdı çıkarabilmek olan çocuklar…
Mutluyduk, hiçbir şeyimiz yokken bile mutlu.
Şimdiki günleri düşününce her şeye rağmen güzel ‘dün’ler yaşamışız.
Çocuk gibi çocuklardık bizler, mutlu çocuklardık. Şimdilerde mutluluğun her zerresine muhtaç kaldık.
‘Önce çocuklar ve kadınlar’ demiş olmalı birileri mutlaka! Yaşananları başka türlü açıklayamayız zira…

VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0 (from 0 votes)
Bu yazıyı Beğendiyseniz lütfen sadece kendinize saklamayın, paylaşın!