İÇE YÖNELİŞ ve BİLGELİK


 İçe yöneliş, bilgelik çalışmasının en temel, en derin ve en ileri uygulamasıdır. İçi ve içe yönelişi ele almadan önce, dışı açıklamamız gerekir.

Dış; yaşantımızdaki tüm olayların cereyan ettiği, tüm yaptıklarımızın alanı olan ve bunlardan, duygu, düşünce oluşturduğumuz ortamdır. Dış; hayat plânımızın (kaderimizin) yürüdüğü madde-mekân-zaman ile sınırlı üç boyutlu realite ortamı ve bizde de bu ortama yönelik karşılık bulduğu beden-duygu-düşünce fonksiyonlarımızı içine alan plândır.
Dış, bizi sürekli olarak düşünce ve duygularımızla kendinde tutmaktadır. Dış objektiftir. Bununla birlikte bizdeki sübjektifin bir kısmı da dıştır. Yani dıştan alınan düşünce ve duygularla, dışa yönelik düşünce ve duygularımız dıştırlar. Egomuz dış olarak çalışır ve bizdeki acıkma, susama, emniyet duygusu ve cinsel istek gibi egonun hâkimiyetindeki içsel duygularımız bile bizim dış yanımızdır. Ve insanlar çoğunlukla dışa hapsedilmiş olarak yaşamaktadırlar. Dışta kalmış insanın �iç dünyası� bile dıştır aslında!

İçi algılayabilmek için gönül bölgemizi tanımış olmamız gerekir.
Bir gül kokladığımızda, kokuyu hisseden bölge ayrıdır; ama o kokunun bizde uyandırdığı hoşlanışın yaşandığı yer gönüldür. Kuş sesini, hoşlandığınız bir müziği, sizi duygulandıran bir olayı, birini çok sevdiğinizdeki o sevgi ânını, sevinci, keyfi, huzuru hissederken, hissedişinize ekran olan yer içtir. İçten daima olumlu duygular alınır. Ulvî coşkular, sevinç halleri, bir yüksek olguyla, duyguyla temasa geçiştir içten gelenler. Dıştaki sebep ne olursa olsun ve hattâ bazen de dışta sebep yokken yaşanan, unutulamayan güzelliklerin, kabınıza sığamadığınız neşeli hallerinizin yaşandığı yer içtir. Gerçek biz olan yer! Var olma alanımız!

Dıştaki olayları, hayat plânımızda olup bitenleri teslimiyet içinde ve akarak yaşamak gerekir. Dıştaki durumların, ancak dışta halledilmesiyle rahatlığa ve huzura ulaşılacağı zannı çok yetersizdir. Meselâ bir parasal sıkışıklığa, bir sağlık sorununa maruz kaldığımızda ego çırpınır durur. Hem paniktedir, hem de kurtuluş çözümleri bulma derdindedir. Toplum şuuru, korku, endişe ve sıkıntıdan sadece şartların değişmesiyle çıkılacağını zanneder. Sıkıntı ve endişe; içinde bulunulan durumun bir gereğidir diye düşünür. Oysa o sıkıntı 10 günde, 10 ayda, 10 yılda biteceğine, bilge kişi 10 dakikada bunu halleder. İşte bunu becerebilme farkı bilgeliktedir. Daha doğrusu ne biliyor olursanız olun, bunu beceremedikten, bu uygulamayı yapmadıktan sonra, ha bilgelik yolunda birisi olmuşsunuz ha toplum şuurunda biri, arada hiçbir fark kalmaz.
�Olay� nerededir? Dıştadır, objektiftedir! Yani zihinde yaşanmaktadır. Ve biz böyle zamanlarda zihnimizde oturmaya, çözüm getirmeyen sadece sıkıntı ve ıstırap olan düşüncelerde kalmaya alışkınızdır. Şayet zihinde çaresiz hapsolduysanız ve zihin bu sıkıntıyı irademiz dışında sürdürüyorsa ne yapabilirsiniz?
Bilgisayar veya cep telefonunuz arıza yapıp, komut almadığında onu kapatamıyorsanız; fişini çekersiniz veya pilini çıkartırsınız.
İşte zihinde hapsolduğunuzda sadece fişi prizden çekiverin! Dışta objektif olanla, yani ego ile bağlantıyı kesip, içe geçme seçeneğine sahipsiniz. Farkındalığınızı nereye yönelteceğinize her an siz karar verirsiniz.
�Ede! Dış ne olacak?� derseniz; o zaten değişecek derim size, üzerinde bir yaptırımımız olmasına imkân olmadan! Esasta dışta yapılabilecek hiçbir şey yoktur. O, başının çaresine yine sizi kullanarak, bakacaktır zaten(Bakınız; �Kader� izahı).

SIKINTIDA İÇE YÖNELİŞ
Şimdi biz içe nasıl kaçacağımızı öğrenelim.
Sıkıntılı zamanlarımızda içimizde, gönlümüzde bir kilit oluşur. Biz zihinsel çözümler içinde dertlendikçe, o sıkışma orada kaskatı duracaktır.
Yapılması gereken; derhâl farkındalığımızı tüm olup-bitenden çekip, içimize Tanrısal sistemden (ona güvenerek) bir sevinci, kendi irademiz ile getirmektir. Gevşe, rahatla, sevin; içsel bir gülümseme ile düğüm giderek çözülecektir. Aslen bedende olmayan ama göğüs bölgemizdeymiş gibi hissedebileceğimiz, yönelebileceğimiz, yer olmayan yerin; rahatlama, huzur ve sevinç dolu o GERÇEĞİN bulunduğu yerin farkına varın.
İşte orada huzur ile bağlantınızın farkına vardığınızda, nasıl olup da bu her zaman bizde zaten var olan kaynağın farkına varmadığınıza şaşıracaksınız! Ne kadar bilge olunursa olunsun, dışta kalıp, bu uygulamayla içteki sevinci yaşamayı ihmâl etmek mümkündür.
Akıl edin içe yönelmeyi, gevşemeyi, Tanrısal sisteme güveninizi yineleyin ve huzur gelsin. Ayeti biliyorsunuz �Tanrıyı anmakla kalpler huzur bulur� (Kuran 13/28)
Şimdi bu anlattığım; sıkıntı ve kederli zamanlarda ihmâl edilmemesi gereken bir içe yönelişti.

BİLGELİKTE DEVAMLI İÇTE BULUNUŞ

Oysa biz içimizdeki o kaynağı sürekli kullanmayı bilmeli ve orada ikamet etmeyi öğrenmeliyiz. İsa; �Tanrının krallığı içinizdedir� demiştir. Krallık, hüküm sürülen ülke demektir. Yani bugünkü deyişle;
� İçiniz Tanrı ülkesidir. Orada Tanrı huzuru hüküm sürer� demektir.
İnsanın çektiği acıların özünde, maddesel sıkıntı maddesel fakirlik değil, farkındalık fakirliği vardır. İnsan neyi arayacağını bilmeden sadece ve daima güvence arayışı içindedir.
Biz ruhumuzuz! Ve ruh varlığı kayıp mutluluğunu, maddesel şeylerde, yani tüm olup bitenin içinde bulamaz!
İnsan içindeki ilahi mutlulukla temas kuramadığı için gerçek tatmine bir türlü ulaşamaz. Ve mutluluğu, tek bulunacağı yer olan içimizde aramak gerekir. O zaman; sayısız dolambaçlı yollarda zaman harcamayıp, dosdoğru Ona, �içe gidin!

DÖRDÜNCÜ FARKINDALIK ALANI
Farkındalığımızı üç alanda gezdirmeyi biliriz. (1) Dıştaki olup biten her şeyde, (2) bedende ve (3) düşünce ve tahayyül olarak da zihinde. Farkındalığın devamlı dışta olması alelâde insanın doğal halidir. Ancak bu süreç içerisinde, farkındalığın zihne, düşüncelere, tahayyüle takılması en kontrolümüz dışı olaydır. Ve endişe, keder, öfke, kıskançlık, yargı vs. hep bu alanda yaşanır. Biz yaşamı bu üç alanda deneyimler ve yaşamı bu üç farkındalık alanından ibaret zannederiz. Bir �Dördüncü farkındalık� alanından haberdar değiliz! Ve tekrar edelim, bilgelik; farkındalığımızı nereye yönlendireceğimize hâkim olabilmektir! Bu hâkimiyet, bizi yaşamda sıkıntı ve endişe yaşamaktan kurtaracağı gibi, bir de, Gerçeği, Tanrıyı bize yaşatacak yere nüfuz etmemizi mümkün kılar.
Herkesin doğal olarak ve kendiliğinden bilmediği, diğerleri gibi farkındalığı zorla ele geçirmeyen, dikkati, tanınmayı, fark edilmeyi bekleyen bir �dördüncü farkındalık alanımız� vardır. O alan; içimiz, özümüz dediğimiz ve aslında farkındalığın kendi saf alanıdır ki, o biziz! O alana var olma alanı denir. En yüce olan ve en ihtişamlı olan her şey o alanın kendindedir. Onun farkına varabilmek için ona yönelmek gerekir. Farkındalık kaba ve yoğun olaylarda iken, bunları herkes fark etmektedir. Fakat bu dördüncü alan, inceliğinden ve sabitliğinden dolayı ancak sessizlikte fark edilebilmektedir. O, bizim iç dünyamızdır. Farkındalığın kendisidir ama hissedilip, fark edilerek yaşanabilen �hissediş merkezidir aynı zamanda. Parlak bir ışık alanı gibi algılanan ve sevgi-sevinç gibi hissedilen bir huzur uzayı�
Hani doğada her şeyi fark ederken, meselâ bir çiçeğe bakarken, onun kıvrımlarını, formunu, rengini, estetiğini fark ederken, onu bize fark ettiren aydınlığı, ışığı nasıl gözden kaçırıyor isek; her şeyi yaşar ve fark ederken, her şeyi fark eden yanımızı gözden kaçırırız. Tüm yaşam hissedilerek ve fark edilerek içimizde yaşanır, içte yer alır. İşte o içimiz denen yere çevirdiğimiz dikkat ile farkındalık alanımızı, benimizi hissetmeye başlarız.
Orası iç uzay diyebileceğimiz bir boşluktur. O boşlukta bildik kalıplar, düşünceler, davranışlar, alışkanlıklar yoktur. Orada, huzur veren, yüksek bir frekansla uyum halinde yaşanan yeni bir hali tanımak, yeni bir yaşama çeşidimizi yaratmak üzere derinlere dalarız.
Orası asla dünyada değildir! O yer �iç��tir tir. Bizdedir ve içtedir. O yer en sitil olan ve dolayısıyla en güçlü olan alandır. Asıl yerimiz, yuvamızdır.
Bu alanı yaşamayı, dünyada bedenli yaşamda bilmiyor ve fark edemiyor olsak da; beden farkındalığı içinde yaşarken tüm dikkat dışta, diğer insanlarla etkileşimde, düşünsel ve eylemsel yaşamda olsa da; bizler bedensiz yaşamda, yani ebedi yaşamda, bu iç dünyadayızdır; var oluş halimizle ebediyen içte yaşamaktayızdır. O bizim terk edilemez, gerçek halimizdir. Biz Oyuz ve oradayız. Yani biz farkındalığız ve farkındalıktayız. Ancak biz bedenli olarak dünyada, farkındalığımızı, farkındalığımız üzerine çevirmeye alışkın değilizdir. Çünkü akıl, o sitil olanı fark edemeyecek kaba yapıda (düşük frekansta) olduğu için dikkati orada tutamaz, bıkar�
Ama biz dikkati içe yönelttikten sonra, artık akılla ve dikkate ihtiyaç kalmayacak şekilde içi hissederek yaşamaya alışabilirsek, orada kalırız.

ÖNEMİ
Var oluş halini, içi yaşamayı; nasıl uygulayacağımıza geçmeden önce, bu �Dördüncü farkındalık� halini yaşamımıza sokmanın öneminden biraz daha bahsetmek istiyorum.
Biz, insan bedenini ve yaşamını deneyimliyoruz! Zor bir deneyimdir bu. Ancak bu beden, sonsuza sıçrayabilecek farkındalığı bize verecek tek imkândır. Ama işi ağırdan alıp oyalanacak zamanlar artık bitti� Zaman hem kalmadı, hem de hâlâ var! İçteki ışığı tanımak, onu pratik olarak doğrudan deneyimlemek yegâne öncelikli çabamız olmalıdır artık. Her gün kendinize birkaç kez nitelikli-kutsal bir zaman ayırın lütfen sadece birkaç dakika.
Tüm bu spiritüel çağın, kitapların, derneklerin, seminerlerin, manevi âlem yardımlarının hedefi; çağ değişiminin hedefi; insana iç ışığını deneyimletebilmekti ve hedef, insanın içteki kaynağı hissetmesiydi. Ve içi fark edip yaşamak için, içi fark edip yaşamaktan başka çare, çözüm, yol yoktur. Eğer �Sen� olanı, Tanrı sevincini, kendi kendinize içinize dalarak bulamazsanız, bin tane peygamber, size Tanrıyı veremez. O gerçeği dışta arayanlar da, çiçekte, böcekte, yani kaynağın şekillenmiş, kişiselleşmiş, cisimleşmiş yanlarında görmeye yönelmiş olanlar, aslında mehtabın sudaki yansımasına bakmaktadırlar. Doğrudan ve gerçek görüş, dışa değil, içe yönelmekle mümkündür. Ama bu bir realite sorunudur!.

ŞEKİLSEL MEDİTASYON DEĞİL�
İçinizdeki o sessizlikte sevinç merkezini yaşamaya, ister içi yaşamak deyin, ister meditasyon deyin, isterseniz dua deyin, uygulamayı bu anlamda yapacaksınız; yoksa bir meditasyon tekniğiyle, şekilsel meditasyon uygulayarak değil !.. İçinizde yaşayacağınız duygu bir mest oluş, bir aşk ilişkisidir. Kendi içinizde bulacağınız aşk, size gerçek yerinizi, o bir daha kopamayacağınız yerinizi fark ettirecek.

İÇE YÖNELİŞ UYGULAMASI
Benin üzerine odaklanış; bir başka deyişle, farkındalığımızın, farkındalık üzerine çevrilmesi nedir:
Burada; �Ben�, �farkındalık�, �öz�, �iç� derken aslımız, yani ruhumuz kastediliyor. O zaman onun üzerine nasıl odaklanacağız?
Bir kere iç, beden içinde bir yer değildir. Zaten ruh, farkındalık bir �yerde olamaz, mekânı olamaz. Burada; �bilincimiz, düşüncelerimiz bizdedir� denildiği gibi bizdedir ama nerededir?
İşte, �içtedir� diyoruz!
Ama o zaman da bedenimizin belirli bir bölgesine veya bizdeki belirli bir duyguya odaklanmak diye bir şey söz konusu olamazmış gibi geliyor insana. Ancak yine de içe girişin bir kapısı mevcuttur!

�Üç� farkındalık hali ve �dördüncü� farkındalık hali neydi? Bir daha ele alalım.
Önce 1. Dışarıda olup-biten tüm her şey, olaylar, insanlar�
2. Beden farkındalığı,
3. Zihin, düşünce, tahayyül.
Buralarda kaldıkça �dışta bulunmaktayız.
Dördüncü farkındalık ise; farkındalığın, farkındalığımıza, �benimize, �içimize döndürülüp, dıştan, illüzyondan, gerçeğe geçilen hâldir.
Buna; var oluş ya da kısaca oluş hali diyoruz.

VAR OLUŞ HALİ
Biz varoluşumuz da dahil her şeyi aynı bölgede duyumsarız. Bu duyumsayışın yaşandığı bölgeyi iki ayrı örnekle belirlemeye çalışacağım. Tüm gönlümüzü kaplayan ferahlayışları hatırlayın, içimizi daraltan sıkıntıları düşünün; bunlar neremizde yaşanır ? Ve hatta sıkıntıdan daralıp, kalp krizi geçiren birisini düşünün; kriz hangi bölgededir ? Birinin, gözünüzün önünde elini kestiğini görürseniz, bir anda nereniz cız eder ? �İçim cız etti� deriz. Demek ki kalp ve göğüs bölgesi, gönül bölgemiz, bizim var oluşu ve yaşamı hissettiğimiz bölgedir.

NEFES
Diğer örnek ise soluk alışımız ve bunun içimize doluşudur. Deniz kenarında iyot kokusu dolu deniz havasını ya da dağlarda çam ormanlarının havasını soluduğumuzda, bazen de kapalı kalabalık bir yerde uzun süre kalınca ve dışarıya taze hava solunabilecek yere çıktığımızda, derin bir soluklanış ile göğsümüze adeta yaşam dolar, ferahlık göğüste hissedilir. Göğüse dolan soluk ile gönlün ferahlayışı� Soluk, o her an almakta olduğumuz nefes, iç ve dış iki alemin bağlantı yeridir ve ayrıca soluk alış , var oluşu hissedişin, yaşamın en önemli duygusudur.
İşte tüm yaşamın hissediliş merkezi, adına gönül de denilen göğüs bölgesidir. Hatta bedende bir yerinin olması söz konusu olmayan ruhumuz için, mecâzi olarak; �ruhun bedende bir mekânı söz konusu olsa, orası gönüldür� denmiştir.
İşte insanın, psikolojisini ve yaşamı hissettiği fark ediş merkezi, gönül bölgesidir.
Şunu deneyin;
Bir müzik çalın, bir hayvan sevin, doğaya çıkın� Keyif duygusu kalçanızda yaşanmayacaktır. Hatta insan beyin ile algıladığı halde kafanızda bir şey hissetmezsiniz. Ama hissediş bölgesi gönüldür. Bunu lütfen deneyin ve fark edin.
İşte bu fark ediş çalışmaları, insanın içe yönelik yaptığı en sübtil, en ince çalışmalardır.
İşte;
Biz var oluş duygusunu yani dördüncü farkındalığı hissetmek üzere var oluş merkezine, gönüle yöneleceğiz. Bir başlangıç, bir giriş kapısı olarak gönül bölgesine dikkatimizi vererek, o her zaman huzurun bulunduğu bölgeye, içe yöneleceğiz.

SEBEPSİZ SEVİNÇ
Dıştaki şartlarımız ne olursa olsun, gönül bölgesinden içeriye dalıp da dıştan dikkatimizi çekersek, orada daima sebepsiz bir sevincin bulunduğunu fark ederiz. Biz mutluluğun, sevincin daima dıştaki bir durumla yaşandığını zannettiğimizden dolayı, sebepsiz sevinç kavramına yabancıyızdır. Oysa ruh demek, sevgi ve sevinç demektir. Aynı zamanda farkındalık demektir ve bilgi demektir. Yaratılmış mutlak-sevgi-sevinç-bilgi-farkındalık varlığıdır o. Ve gerçek olan yalnızca O�dur.
Dolayısıyla bizim ruhumuz zaten sevinçtir; sevinmek, mutlu ve huzurlu olmak için, hiçbir ihtiyacı yoktur. İhtiyaçsız varlıktır o.

SAD-CHIT-ANANDA
Sanskritçe �Sad Chit Ananda� diye bir tabir vardır Hindûizmde. Bu, ruhun, yani bizim iç varlığımızın halini ifade eder.
SAD : varoluş
CHIT : bilinç
ANANDA: mutluluk demektir.
Yani, ruh yaratılıştan, varoluş-bilincinin-mutluluğu ile yaratılmıştır. Var oluş duygusu, bilinç ve mutluluk bize ruhtan direkt yansır.
Dolayısıyla mutluluğu olup bitendeki bir duruma borçlu olduğumuzun yanılgı olduğunu fark etmeliyiz. Dıştaki bir sebepten doğan sevinme hali, kalıcı ve devamlı olan mutluluk değildir. İçteki �sebepsiz huzur-sevinç-mutluluk� merkezine odaklanmakla ulaşırız gerçek yurdumuza; illüzyon dünyasındaki �neşe, keyif, haz� yerine�
Biz neden dördüncü farkındalık halini bilmiyoruz? Bu soru yanlış aslında… O hal bizim iç dünyamız. Gönlümüzün içinde yaşadığımız devamlı halimiz de; �biz niçin farkındalığımızı üç farkındalık üzerinde tutuyor ve yaşamın bundan ibaret olduğunu sanıyoruz?�… Doğru sual bu oldu !..
Çünkü farkındalık, içinde pek çok şeyin bulunduğu kaba fark edişlere, yoğun algılamalara alışık da; o boşluğa, o sessizliğe yöneltilse bile, kendini, bir şey fark edilmeyen bir yerde tutmaya alışkın değil. Veya orada bir şey bulunabileceğinden habersiz.
O halde, şimdi başlayalım;

Nerede bulunursak bulunalım, ne yapıyor olursak olalım, aklımıza geldiği anda birdenbire durun ve fişi çekin. Dışı izlemeyi, düşünmeyi, olayları bırakıverin birdenbire.
Tüm hücrelerinizin faaliyetini durdurun âdeta. Bir anda bedeni dondurun. Gözlerinizi kapatın ve tüm dikkatinizi gönül bölgesine toplayın.
İçteki kutsal bölgeye girmek için günahlardan arınmaya, değişmeye, tamir olmaya falan gerek yok. Sadece dıştan fişi çekin yeter.
Dikkatiniz bedenin gönül bölgesindedir ama hissedişiniz içi, varoluşu deneyimler. Soluğun hissettiğiniz bölgedeki sübtil duyguya, huzur veren yere odaklanın. Soluğun arkasındaki sessizliğe gidin. Varoluş duygusunu yaşayın !..
Dıştan farkındalığı çektiğimiz anda zaten içteyizdir.
Gönlümüzdeki sessizliği yaşarken, sadece duralım ve hiçbir şey yapmayalım. İç, akıl ötesidir, o sevinç bölgesinde derinleşebilmek için hiçbir şey yapmamalıyız. İçe yöneltilen farkındalık yeterlidir.
İçteki derinlere istek ve iradeyle inilemez. Orada derinleşmeyi sağlayacak bir teknik, bir öğreti, bir felsefe veya bir din yoktur. O sessizlikte daha derinlere inebilmeyi, oradaki ışıkla karşılaşmayı engelleyen hiçbir şey yoktur ama yapılabilecek bir şey de yoktur. Aramak ve çabalamak ise bir şeyler yapmaktır! Siz sadece durun ve huzuru fark edin!
Oradaki mükemmelliği siz çaba ile yaratamazsınız, sadece dıştan kurtulup kendinizi bırakmanız yeterlidir. Orada kalış; çabasız ve doğal olduğunda en yüce haldir.
En büyük ipucu �onun zaten içinizde barındığı ve zaten onu yaşamakta olduğunuzdur� Sakın aramayın! O zihninizle inşa edebileceğiniz bir şey değildir. O sadece oluruna bırakılacak, izin verilecek, zemin hazırlanacak bir şeydir. Siz sadece odanın pencerelerini açabilirsiniz; Tanrı Işığı, bir güneş gibi kendiliğinden içeri ışır ! Siz ışıtamazsınız.
Tüm çalışma bundan ibarettir. Sadece varlığımızın, içimizin farkında oluş!… Ayrıca yerine getirilmesi gereken hiçbir koşul da yoktur.

Bu metodun yeni icat edildiğini zannetmeyin. Binlerce yıldır tüm veliler, bilgeler, üstadlar aynen bunu yaptılar ve giderek daha derin içe açıldılar ve ışığa ulaştılar. O ışık önce kendini huzur olarak belli edecektir.
Siz daima görünen ilk adımı atmaktan sorumlusunuz. Sonrası kendiliğinden gelecektir. Kendinizi içteki Tanrıya bırakmış oluyorsunuz ve artık sizi O yönlendirecektir. İçinizde derinlerden gelen sübtil bir ışığın yükseldiği ve içi kaplayıveren bir sevincin ortaya çıktığı bir an vardır.
Ve içte, az veya çok bir şeyler yaşandıktan sonra, bir daha asla eskisi gibi olmazsınız. İnanmaktan, bilmeye geçersiniz !
Bu çalışma, tüm içsel çalışmaların başlangıcıdır ve tüm içsel çalışmaların sonudur aynı zamanda.
Formül: Gönüldeki huzura odaklanmak ve hiçbir şey yapmamak. Ne kadar basit, değil mi?

Arkadaşlar;
O hali hissetmek, öğretilemez ! o hal anlaşılmaya da çalışılamaz� Sadece kendini içteki Tanrı�ya bırakmak söz konusudur. Sizin seçiminiz içe yönelik farkındalıktır. Ama içte seçiminiz yoktur; olamaz. Orada nasıl, neyi, ne ile gibi hiçbir ipucu yoktur.
Bu konuda bir sorunuz varsa !……bu sadece zihinsellik olacaktır ve alınacak cevap da işe yaramaz zaten�
Her gün, her hatırladığınızda, bir an içteki sessizliğe yönelin ve orada kalın. Kaplumbağalar gibi kabuğunuza çekilin ! Kısa bir süreyi kendinize bakarak geçirin ve bilin ki bu ibadet ânıdır. İbadet bir şey yapmak değil; olmaktır.
Şimdiye kadar öğrendiğiniz her şey, tüm katettiğiniz yol, geldiğiniz yer, bu uygulama içindi !.. Bu uygulamaya girin ve diğer her şeyi ATIN GİTSİN !
Bir şeyler biliyor olmanız memnuniyete bile değmez, sadece içe yönelmeyi sağladıysa ne âlâ !…
Ya bilgilerde kalın; bir şeyler biliyorum diye sevinin; ya da hepsini unutun, bu uygulama kalsın sadece ve bu çok basit içe yöneliş çalışmasını yapın.
Bu çok basit olan içe yöneliş�in, �tüm mutluluğun tamamını sunuşu, böylece Tanrının içimizde yaşanacağı ve Tanrının insana içi kadar (şah damarından daha) yakın oluşu� ne komiktir değil mi? İnsanlar, gerçeği aramak uğruna, kendilerine bunu anlatacak birini ararlarken, gerçek de onlarla beraber içlerinde yol almaktaydı. Ve onlar gerçeği icabında Himalayaların tepelerine kadar giderek aradılar. Gülmemek elde değil !
Mevlânâ, kafileler halinde hacca gidenlere şöyle seslenmiştir; �Nereye gidiyorsunuz nereye? Tanrı o kâbeye bir gün bile girmedi. İçe gelin içe; Tanrı oradan bir gün dahi çıkmadı ! � �
İnsanlar gider, arar, tapınır ve kutsal yer, kutsal mekân peşindedirler.
Arkadaşlar; içinizdeki huzurun tadını alış, Tanrının içinizdeki varlığını, ışığını farkedişin habercisidir.
Kendinize sorun, �neden bu dünya artık bana doyum vermiyor ? İçimde daha çok çoşkuyu özleyişim ve bu fizik realitenin duygusal deneyimleriyle tatmin olmayışım, huzur bulamayışım nedendir?�
İşte, sizin o bulmayı ve yaşamayı arzu ettiğiniz, her şeye açılacağınız kapı içinizdedir. Yakında çok yüksek bir sevinci, tanımadığınız çok yüce bir hali yaşayacaksınız.
Ancak arkadaşlar; Yeni Çağa geçişten önceki şu dönemde içe yöneliş sürekliliği, şimdi çok önemlidir.
Bakın, �Ben O�yum� kitabında Maharaj ne diyor; �Önünüzde bir yol ayırımı var: Ya tüm aklınız ve gönlünüzle kendinizi keşfetme çabası içinde olursunuz; tamamen kendinizle meşgul olursunuz; ya da kendinizle meşgul olmayı tamamen terk edersiniz. �Tamamen� sözcüğü önemlidir; çünkü en yüceye ulaşmak için en uçta olmak zorundasınız.�
Artık yaşamımızı değiştirelim. Bir şevk ve heyecan katalım ona . Monoton, mekanik yaşam tatsız ve sıkıcıdır; asıl ölüm bu monoton hayattır. Oysa içimizde bir sonsuz sevinç kaynağı taşırken !… İçme suyu göletinde yüzerken, susuzluktan ölmek üzereyiz. İçimizdeki sebepsiz sevinç kaynağına inmeyi öğrenirsek, orada hiçbir şey yapmadan mutluluğu yakalarsak; artık dışta bir şeyler yaparak eğlence arayışlarımız da bitecektir. Gezme, buluşma, eğlence yerleri, alışveriş, kafede oturma, geceleri dolaşma, gündüzleri koşuşma� Artık size zul olarak, fuzûli enerji ve zaman kaybı olarak gelmeye başlayacaktır. Bu bir yerde, uyuşturucu alanların her şeyden koparak, sadece uyuşturucunun yaşattıklarından ibaret bir dünyayı tercih etmeleri, ondan kopamamaları gibidir.
Arkadaşlar en değerli, en yaşamsal çalışmamız içte olacaktır. Evvelce oyalandığınız keyiflerle, hobilerle kaybedecek vakit yok. Artık gereksiz ve oyalayıcı her şeyin terk zamanıdır. Artık arayışları da bırakıp, bilgiyi de bırakıp, yaşamaya geçin!…

Canında bir can var, o canı ara…
Beden dağında bir mücevher var; o mücevherin madenini ara…
Ey Sufi, gücün yeterse ara.
Ama dışarıda değil; aradığını kendinde ara.
Mevlânâ
‘Rûbâiler’


 

VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0 (from 0 votes)
Bu yazıyı Beğendiyseniz lütfen sadece kendinize saklamayın, paylaşın!