Varoluşçuluğun isyankarlığı

İnsanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan bir felsefi öğreti olan varoluşçuluk, insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun raslantılar içinde oluşu, güvensizliği ve insanın kendini aşmak için çabalamasına yönelik olan bir hareketi ve bir akımın ifadesini aramak söz konusudur. Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıkan ve aslen felsefi bir akım olan Varoluşuluk, ya da Existansialism, Martin Heidegger,

 

Karl Jaspers,Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty’nin temelinde çalışmaları ile bulunduğu bir akımdır. Yığınlaşma içinde, kitle içinde sıradanlaşan bireyin kişisel sorumluluğunu kollektif sistem içerisinde yitirişi üzerine benliğini sorgulayan insanı merkezine alan bu akım, modern dünyada bireyin durumunu ve yok oluşunda bile kendisine özgülüğün olmayışını irdeleyen varoluşçuluk, “bütün yurttaşların eşit hak istemesi, hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılaması” gibi özelliklerden dolayı belirli bir güce ait olması, belirli bir aidiyet duygusunu aramasından dolayı bireysel olarak belirli bir toplum üstü önemden kendisini soyutlamasına yönelir.

Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna giren ve her alanda bir toplumsallaşma ile karşılaşan insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma gelmelerini eleştiren varoluşçuluk akımı, getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü ile birlikte artan protesto duyguları ile beslenmiş ve 20. yüzyılın kaosunda kendisine bir yer edinmiştir. İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı elegeçirmesi neye yarar? sorusunu tüm değer yargılarının ana körükleyicisi olarak öneren Varoluşçuluk, Varoluş, özden önce gelir ve insan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur. önermelerini öne sürmekte ve bireye belirli bir seçim yapmasını ve kendi benliğini sorgulamasını, hatta topluma gerekirse baş kaldırmasını aşılamaktadır.

Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:

1) Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüşbilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır. Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Bir çok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir

 

kimsenin, ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. Yy, insan doğası denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insan da -ve sadece insan da- varoluş özden önce gelir. Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir. J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

2) Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık’ın anlamının araştırılmasını da içerir. Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da, hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

3) Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüşler türlü ge

rekirciliğin karşıtıdır. Sartre’a göre insanın sorumluluğu, sağ duyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, ve savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum. diyerek aslında toplumsal olgulardan bazı sorumlulukardan tkilenen bireye karşı sorumluluğunu da ortaya koyar.

4) İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir “dünyada var olma”dır. Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar. Bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar der Sartre.

Kierkegaard’ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimlerken, çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle de L’Homme revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi. Bu akım doğmadan çok önce dünya edebiyat tarihinin vazgeçilmez isimlerinden Franz Kafka, yaşadığımız dünyada insanoğlunun içinde bulunduğu saçma ortamı ortaya koyarken, “Dava”, “Açlık Şampiyonu”, “Şato”, “Amerika”, “Çin Seddi”, “Değişim, Ceza Sömürgesi” gibi eserlerinde Kafka, düzenle uzlaşa

mayan insanları bu İkinci Dünya Savaşı sonrası akımından çok önce anlatmıştır. İnsan bu anlamsız ve saçma dünyada aklını ve mantığını kullanarak hareket etmeli; her türlü haksızlığa başkaldırarak yaşamayı seçmeli; karşılık düşünmeden hayatı sevmeli diyen Camus ve Sartre’ın yanı sıra bu akımın edebiyatta en önemli temsilcileri arasında Simone de Beauvoir ve Andre Malraux ile de 1980’lere dek etkisini devam ettirmiştir ve kendisine dolaylı olarak yer bulmaya devam etmektedir.
Varoluşçuluğa göre varoluş, insanın özgül varolma biçimidir. Gerçekten varoluş, sadece insandır ve insanın özü (varlığı) varoluşundadır. Böylece varoluşu varlığa (e.d. öze) indirger ve varoluş varlıktan öncedir der.

Varoluş, sınırsızca özgür bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Demek ki varoluş bir belirlenmemişliktir. İnsan varoluşunu kendi kurar, kendi kendini belirler, kendini nasıl yaparsa öyledir. İnsan önce dünyaya gelir, varoluş ondan sonra tanımlanıp belirlenir. Yani insanın varoluşu özünden önce gelir, insan ancak kendini varlaştırmakla özünü gerçekleştirir.

VAROLUŞUN GELİŞİMİ :

İki düzeyde oluşturulmuştur.

-Tanrıcı bir düzeyde ki, tanrı korkusunu esas almıştır.
-Tanrı tanımaz bir düzeyde ki, ölüm korkusu esastır.

Tanrı korkusu ve ölüm korkusuyla titreyen insan, ne olduğunu bilmiyor, sadece varolduğunu biliyor.

Demek ki, benle varoluş özdeştir. Öyleyse bu bensel varoluş sorunu, ölümsel hiçlik karşısına nasıl konmalıdır ? bu soruya yanıt şöyledir : insan özünü kendi yaratır, özünü kendi yaratan tek nesne insandır. İnsandan başka her nesnede yapış, varoluştan önce gelir.

VAROLUŞÇULUĞUN AMACI :

İnsan kendi kendisini vareder. Önce varolup sonra kendini yapan sadece insandır. Yalnız insandır ki önce varlaşır, sonra özünü yaratır. Nasıl olacağını, neye yarayacağını kendisi çizer. İnsan varolmadan önce tanımlanamaz, çünkü varolmadan önce hiçbir şey değildir. Ancak varolduktan sonra bir şey olacaktır, hem de kendisini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Bilincin kendiliğinden ulaştığı mutlak gerçek sadece budur. Herhangi bir gerçeğin varolabilmesi içinse ortada mutlak bir gerçeğin bulunması gerekir. Bu gerçek, insanın bir aracıya başvurmaksızın kendini anlaması, özünü bilme gerçeğidir. İnsan bu gerçekte kendinden başkalarına da varmaktadır. İnsan kendi gerçeklerine varabilmek için, başkalarının içinden geçecektir. Başkalarının içinden geçmesi, yaptığını değerlendirmek içindir.

İnsan geleceğe doğru bir atılıştır, bir gelecek bilincine varıştır, kendini yaşayan bir tasarıdır. İnsan özünü kendi yaratır. Dünyaya atılarak, acı çekerek, savaşarak…vs

İnsan sorumludur, özünü kendisi tasarladığına göre, sorumluluğunu da omuzlarına yüklenmesi gerekir. Hem bu sorumluluğu sadece kendisine karşı değildir, bütün insanlara karşıdır. Çünkü insan kendini seçerken, bütün insanları da seçmiş olur. Olmak istediğini yaratırken herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlar. Böylelikle insanın sorumluluğu bütün çağına yayılır, bütün evreni kucaklar. İnsan bütün bu sorumlulukların yükünü omuzlarında taşımakla insanlaşır.

Bunaltı, sorumluluğunu duymaktır. Öyleyse insan bunaltıdır. Çünkü sorumluluk da, bunaltı da insanın insanlığından gelmektedir, edimlerinin sonucudur. Bunaltı, insanı eyleme zorlar.

İnsan özgürdür, özgür olmak zorundadır. Çünkü yaratılmamıştır kendi kendisini yaratmıştır. Değerlerini kendisi seçer. Değer dediği insanın seçtiği anlamdır.

Genel bir ahlak yoktur. Erdemlerini kendi yaratır. Ahlakını da kendisi seçer. Bu seçme, içgüdü ya da duyguların sonucu değildir. Varoluş özden önce geldiği için, içgüdülere inanmak, insandan önce varolan ortak bir öze inanmak demektir.

İnsan her an ölümle karşı karşıya olduğunu duymalıdır. Böylelikle bilimden, amaçlardan, ideallerden, kurtulur ve her anının değerini bilir.

VAROLUŞÇULUĞUN ELEŞTİRİSİ :

İnsanın kendi kendisini varettiğini ileri süren varoluşçuluk öznel düşüncesi, tekbenci, usa aykırıcı, bilime karşı ve bilimdışı bir öğretidir.

-Varoluşçuluk, varlıkla, varoluşun ayrılmazlığını ve özdeşliği düşüncesinden yola çıktığı için eytişimden yoksun, soyut bir felsefedir.

-İnsan kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Öyleyse bu yapış keyfe bağlı bir yapıştır. Öyleyse bu keyifsel özgürlük de ölümün ötesindeki hiçlik karşısında boşuna bir çabalamadan ibarettir.

-Descartes?in düşünüyorumundan yola çıktıklarını söyledikleri halde, Descartes?in düşüncesine karşıdırlar. Çünkü Descrartes?in ben?i kendisini yapan bir ben değil, düşünen bir ben?dir. Düşünme bilinç demek olduğuna göre, ben tümüyle bilinçtir, keyfe göre davranmaz. İkinci olarak Descartes?in beni bizzat düşünmez, tersine onda düşünen bir şey vardır, bir bakıma kendi beninden ayrı ve bağımsız bir töz vardır.

-Varoluşçuluğun çıkış yeri bireyin öznelliğidir. Sonunda kendimden başka hiçbir şey yoktur düşüncesiyle tekbenciliğe (solipsizm) varır. Çünkü bir insanın kendi kendini gerçekleştirmesi, sadece bireysel bir olanak olarak mevcut değildir. böyle bir durumda insanlar arası bir düzen olarak hukukun anlamı dışlanmış olur. Bir hukuk düzeni için, insan önce toplumsal kişi olarak kavranmak zorundadır. İnsan toplumsal ilişkileriyle varlaşır. Bir bireysel öz olarak hareket edemez, tersine o, bir toplumsal varoluş içinde istençli ve sorumlu eylemlerde bulunarak kendi kendisini gerçekleştirmiş olur.

-Varoluşçuluğun amacının belirlenmesinde zorunluluk yerine amacın keyfiliği esastır.

 

VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.20_1166]
Rating: 0 (from 0 votes)
Bu yazıyı Beğendiyseniz lütfen sadece kendinize saklamayın, paylaşın!